Malatya Haber, Gazete ve Firma Rehberi

Malatya ile ilgili internette aradığınız tüm soruların cevabını bulabileceğiniz internet sitesi.

Nadir Günata

132 görüntüleme

NADİR GÜNATA (MALATYA TÜRK OCAKLARI BAŞKANI)

Doğum: 1955/Malatya Yeşilyurt

Okul: Barguzu İlkokulu, Yeşilyurt Ortaokulu, Malatya Lisesi, Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü Fizik-Kimya-Biyoloji

Meslek: Öğretmen-Emlakçı

Bulunduğu Görevler: Ülkü Ocakları Yönetimi (1975-1980), Öğrenci Derneği Başkanı (80 yılı öncesi), Türk Ocakları Başkanı (1989-...) 


Çocukluk hayatı;

Malatya Yeşilyurt bölgesi bostan başı köyünde doğdum 1955 yılı o zaman köydü. Hala o bölgede oturmaktayım.

Biz dokuz kişilik büyük bir aileyiz. Babamın o dönemlerde tarlası, bahçesi olsa da geliri pek fazla olmayan( Bağköy) bölgesinde çocukluk hayatım geçti. Biz yedi kardeştik ve o dönemlerde 7 tane insanı okutmak kolay değildi. Babamız bizleri okutmak için elinden gelen tüm imkânları bize sunmuştu. Ortaokul yıllarında okula giderken şapka takardık. O şapkayı kardeşler olarak hepimiz sırayla kullanırdık. Ev ile okul arasında kullanabileceğimiz bir ulaşım aracı yoktu,12-13 yaşlarımızda Bostanbaşı’ndan yani (Bargazu’dan) Yeşilyurt’a Tepecik dediğimiz mevkie kadar yürüyerek giderdik. Öğle yemeklerini doğru dürüst yiyebileceğimiz bir ortam da yoktu. Bazen 2 gün aç kalıp para biriktirirdik ve o biriktirdiğimiz parayla arkadaşlarla birlikte lahmacun yerdik. Lahmacun bizim için çok önemli bir yemekti. Lise yıllarında da Bargazu’dan şimdi ki Malatya Lisesi’ne biz çoğu zaman hep yayan giderdik çünkü o güzergâhta tek dolmuş vardı. Köyden binen insanlar olurdu bize yer kalmazdı. Bizde arkadaşlarla güle oynaya Turan Emeksiz Lisesi’ne giderdik. Biz çok kalabalık sınıflarda okuduk. Sınıflarda 60-70 kişi vardı. O sınıflarda o şartlarda okumamıza rağmen bilim sınıfımızda bir sürü doktor, mühendis, avukat ve askeri okulu kazanmış arkadaşlarımız vardı. En az 45-50 tanesi yüksek fakülte mezunu oldu. Şimdi ki teknolojik araçlar ve imkân yoktu bizim dersten başka çalışacak bir durumumuzda yoktu. Babamıza bahçelerde yardım ederdik. Biz bugün ki çocuklardan daha samimi bir ortamda büyüdük. Hepimiz bir odada kalırdık. Evimizde iki bölüme ayrılmış tek bir oda vardı. Babamız anamız bir bölmede biz kardeşler olarak diğer bölmede yatardık. Odanın içinde ocak mutfak vardı, tuvalet ve banyo hep dışardaydı. İmkânlar olarak zor dönemdi ama herkes aynı durumdaydı ve biz bu durumdan dolayı hiç gocunmadık. Hayatımız hep olumlu geçti. Köyümüzde alevi vatandaşlarımız vardı. Lise sona kadar hiç bilmezdik mezhep ayrılıklarını. Bayramlarda seyranlarda hep birlikte olurduk. 1976 yılına kadar köyümüzün üçte biri alevi vatandaşlar olmasına rağmen bizim aramızda ayrım olmazdı. 

Meslek Hayatı

Öğretmen kökenli birisiyim. Ancak 1980 ihtilalinde öğrenci derneği başkanı olmam münasebetiyle ve ihtilal zamanında MHP ve ülkücü kuruluşlar davasından önce Balıkesir Cezaevi’ne sonra Ankara Mamak Askeri Cezaevi’ne götürüldüm. 23 ay orada ceza evinde yattıktan sonra tahliye edildim ancak o süreç içinde devam eden mahkemelerimizden dolayı, benim yurt dışına çıkmam yasaklandı ve öğretmenlik mesleğim elimden alındı. Dolayısıyla serbest meslek yapmak zorunda kaldım. Orta halli bir ailem vardı. Mecburi olarak emlak komisyonculuğu işine girdim. Daha sonra eski milletvekilimiz Miraç Akdoğan ile mefruşat üzerine bir mağaza açtık. Daha sonra bir kooperatif kurmuştuk. Beylerderesi’nde 21 tane kooperatif inşaatı yaptık. 1989’da Malatyaspor As Başkanlığı yaptım. Dernekçilik ve cemiyetçilik hayatım farklı alanlarda gelişti. İlerleyen süreçte Dini Hizmetler Derneği’ni kurduk. Orada başkan yardımcılığı görevi yaptım. Yönetimde rahmetli Malatya Borsa Başkanı Ramazan ağabeyim vardı. İmamlarla çalışmalarımız oluyordu, bizim amacımız şuydu; Din adamalarını politize etmemek. İmamlarla yaptığımız toplantıda hep bunu dile getirdik. Kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’de ne söylüyor ise onu halka anlatan bir dernektik. 1975-1980 yılları arasında eğitim enstitüsünde Ülkü Ocakları’nda görev yaptım. 80 yılı öncesinde öğrenci derneği başkanıydım.  Ceza evinden 1984’de çıktıktan sonra Malatya Türk Ocaklarını kurduk.1989 yılında Türk Ocakları başkanı oldum. 30 yılı aşkın süredir görevimi şanla ve şerefle yapmaktayım.


Malatyaspor As Başkanlık Yılları

O dönemde çok başarılı bir grafik çizdim. Malatyaspor başkanı ayrılınca belli bir müddet başkanlığa ben devam ettim. Hiç mağlubiyet almadık. O dönemde Oğuz Köksal Malatya Valisi’ydi. Allah razı olsun devletimizi arkamıza aldık esnafımız, tüccarımız, sanayicimiz, iş adamlarımız kulübe destek verdi. O zaman ikili sistem vardı. Malatyaspor- Mersin İdman Yurdu ki o zaman Mersin liderliği oynayan bir takımdı. Maç İnönü Stadyumu’nda oynandı ve tarihin en kalabalık taraftarını topladık. 2. Ligde mücadele etmemize rağmen farklı çalışmalarımız vardı. Lise yıllarımda, yeğenimle maça gitmiştik ve benim param yeğenimi maça sokacak kadar yoktu. Ben maça girdim ama şöyle bir döndüm baktım ki yeğenim arkasına baka baka gidiyor. Onun üzerine Allah nasip etti. Malatyaspor’a başkan olur olmaz daha ikinci haftasında çocuk bileti uygulaması başlattım. Adam çocuğu ile geldiğinde yaş uygulamasını kaldırdım ve maç 10 TL ise çocuklara 2,5 TL’ydi. Böyle olunca bu çocuklar stada babalarının yanına rahatlıkla girebildiler. O zaman farklı bir şey daha yaptık. Eskişehirspor yapıyor diye duymuştum. Halk eğitim salonunda psikoloji bölümünden hocalarımızla 150 kişilik Malatyaspor hayranı gençliğe ders verdirdik. Stadyumda polisin dışında, pazu bantlarını takıp kötü sözleri ve yanlış sloganların atılmaması için herkes birbirini uyaracaktı. Çok hareketli bir dönem oldu. Karadeniz’den bazı spor takımlarının yetkilileri geldiler. Malatyaspor 2. Ligde fakat stadyum tıklım tıklım dolu. 21 bin insan stadyumunun için de Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, Vali Oğuzkağan Köksal, bir 20.000 kişide dışarda her taraf insan dolu, hayatımızın en mutlu günlerini yaşadık. Ben protokolda hiç oturmazdım. Halkın içerisine giderdim. Devrenin bir yarısında kapalı, bir yarısında açık tribünde otururdum. Şehir dışında ki maçlarda da 5 dakika protokolde oturur hemen taraftarımızın yanına geçerdim. Dolayısıyla en büyük hedefim olan halkla bütünleşmeyi sağlamış oldum.



Üniversite Yılları ve Siyasi Hayatı;

Balıkesir Necati Bey Enstitüsü’nü kazandığım zaman okula gittiğim de zaten okul öğrencileri ikiye ayrılmıştı. Solcular ve ülkücüler olarak. Anadolu’dan gelen insanları, bu taraflar kapmak istiyordu. Eğer ailede muhafazakâr bir anlayış var ise bu tür insanlar ülkücü safta yer alıyor. Bunun dışında kalan öğrenciler ise sol kesimde yer alıyordu. Anadolu’dan gelen insanların başka türlü düşüncesi olamazdı. O yıllarda hepimizin hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Sabahları okula gittiğimiz zaman beraber kaldığımız ev arkadaşlarımızla hep helalleşerek evden çıkardık. Çünkü akşam eve dönüp dönmeyeceğimiz garanti değildi. Hele ki uç noktada görev yapan bizim gibi insanların hayatta kalmaları çok zor bir olaydı.

Biz 1975 yılında eğitim enstitüsüne girdiğimizde olayların en sert olduğu zamanlardı. O gün hayatta kalmak tamamen Allah’ın takdirine kalmıştı. Hangi köşede vurulacağımızın belli olmadığı zor yıllardı. Gözümün altında, burnumum üzerinde hep bir çizgi yaramız olurdu. Hatta bir kavgada boğazımın altında bir bıçak yarası vardı.  Ben kavgayı seven bir insan değilim, çakı bile taşıyan bir insan olmadım. Ama o ülkücü kimlik karşı tarafa nasıl lanse edilmiş ise seni düşman olarak görüyorlar. Bizim temel prensibimiz insanların en hayırlısı insanlara hizmet edendir diyor peygamber efendimiz. O yıllarda bizim de tek amacımız buydu.

Anı: “Üniversite yıllarında unutamadığım bir anım vardı. Bir arkadaşımıza kan lazım ve o kan bir türlü yurtta ki arkadaşlarımızdan edinilemiyordu. Sonradan yorgun argın gittiğimizde bir de benim kanıma bakın dedim ama kan grubumu bilmiyordum. Kanımızı verdik. O hastanenin başhemşiresi beni aradı bende gittim bana kan verdiğim için 900 kuruş para verdiler. Aldığım paranın üzerine100 kuruşta ben koydum o para ile cezaevi arkadaşlarımıza yardım ettik.”

Anı: “Ben iki sene devlet kredisi almadım. Bana sonra bugünün parasıyla 36.000 TL geldi. O paranın tek bir kuşunu bile yemeden birçok mahallede Ülkü Ocakları’nın kütüphanesini yaptırdık ve kitapla doldurduk. Hatta Sakarya Mahallesi’nin kütüphanesini ve açılını yaptık. Bir akşamüstü dönemin ocak başkanı Sıtkı Şeremetli ile kütüphaneleri kontrol etmeye çıkmıştık. Karşımıza aniden silahlı bir grup çıktı. Silahla bizi taradılar ama ben yolun tam ortasındayım. O an vurulduğumu ve öldüğümü zannettim ama yara bile almadan o olaydan kurtulmuştum.”


Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu beni aradı;

Anı: Öğrenci Derneği başkanı olduğum yıllarda Cahit Aca okul müdürümüzdü. Beni rahmetli Muhsin başkan(Muhsin Yazıcıoğlu) aradı. Tabi o yıllarda cep telefonu yok, ben de kendisine geri dönmek için Malatya Postanesi’ne gittim ve aradım. Kendisi bana dedi ki “Balıkesir’e git öğrenci derneği başkanı ol.” dedi. Baş üstüne başkanım dedim ve Balıkesir’e gittim. Ve abi kardeş muhabbeti kurdum. Okulda bir anons yaptırdım ve bütün arkadaşlarımızın ders çıkışında konferans salonunda toplanmasını istedim. İki bine yakın arkadaşımız vardı. Ben konferansta “Benim başkanlık dönemimde ayrım yapılmayacaktır. Ama bundan rahatsız olan sol militan ve ayrımcılık yapacak olan varsa burayı terk etsin.” dedim ve bir iki çocuk çıktı gitti. Enstitüde ezan okundu. Müftülüğe gittim ve müftü “ırkçıların hakim olduğu bir yerde nasıl namaz kılacaksınız. Orada namaz kılarken başınıza bir iş getirmesinler” dedi. Ben de ırkçı dediğin inşaların başında ben varım ben ülkücüyüm deyince adam dondu nasıl olur dedi. dedim ki “Hocam bize hasır verin kilim verin çok büyük mescit yapacağız bayan ve erkek arkadaşlarımız ayrı ayrı namazlarını kılabilecek”. Belki Türkiye’nin en büyük mescitlerinden birisi ordadır. Ve ilk konferansı o müftüye verdirdim. Müftü vaaz verirken özür diledi “biz ülkücüler hakkında yanlış düşünmüşüz, ben bugüne kadar bunları tanımamışım zannettik ki bunlar ırkçı ırkçılarda namaz kılmaz ama gördüm ki eğitim enstitüsünde öğrenci başkanı ve öğrenciler namazında niyazında insanlar.” dedi. Okul başkanlığı yaptığım yıllarda hiç ayrımcılık yapmadan, vatanın bölünmezliğini, Türk-İslam ülküsünü ve kardeşliğimizi ön planda tutarak cuntacılara karşı hep dik durdum.


Aile hayatı:

Bizim çocuklarımızın hepsi bozkurt işaretiyle doğar.

Benim ikisi kız, üçü erkek toplam beş çocuğum var. Çocuklarım Rabia Sena, İzzet Saltuk, Oğuz, Şehriban Üçhilal, Miraç Kağan,  Bizim çocuklarımızın hepsi bozkurt işaretiyle doğar. Sevgili eşim ile 1983 yılında evlendim. Kalabalık ve birbirine bağlı bir aile yapımız var. Bu sene annemin vefatının sekizinci, babamın otuz altıncı yılı olacak. Rahmetli annem 13 yıl benimle yaşadı. Anamız vefat edince aile dağılır düşüncesiyle her yıl sülaleyi bir araya toplarız. Kurban bayramının 4. Günü bahçemizde yemek veririz. Sülalemizin bütün fertleri gelir. Orda mevlit okuruz ve sohbet ederiz.

Zekât müessesini aileden başlatalım dedik ve yıllardır uygularız. Bizim sülalede soyadımızı taşıyan ya da taşımayan hiçbir kişi mağdur değildir.

İki tane torunum var. İsimleri yiğit ve Buğrahan. 



Hapishane yılları:

Ülkü gençliğin önemli bir kısmını askeri birlikler Kızpınarı denen yere aldılar. Birkaç gün sonra çoğunu çıkartılar. Ama ocakta ki ana şahıslar kaldı. O zaman MHP’nin il başkanı olan Kadir Erarslan abimiz vardı, bize dedi ki “belli oldu hedef bizmişiz biz ona göre tedbir alalım.”

Cezaevinde olan arkadaşlarımızı yönetmek meselesi vardı. Psikolojik ve ekonomik yönetme. Kura çektik ve cezaevinde başkan olarak ben çıktım. Orada da aradan birkaç gün geçti bazı arkadaşlarımızı işkenceye almaya başladılar. Sıra bize geldiğinde ben çok uzun süre işkencede kaldım. Benim ayağımın 10 tırnağı demirlerle vurularak döküldü. Ben yürüyemez haldeydim aşık kemiğine kadar ayağım hep morarmıştı. Kan revan içinde işkence yaptılar. Bizi bodrum katına indirirlerdi. Orada büyük bir tuz kabı vardı. Biz ayaklarımız şişmesin diye tuza basardık, bağıra bağıra ayaklarımı o tuzun içinde kalırdı. Anadan üryan şekilde Emniyet Müdürlüğü’nün bankına yatırıp karın bölgesi, ayaktan ve kafa bölgesinden bağlayıp kulaklarımızın uçlarından elektrik verirlerdi. Aydın Demirkol ve Mehmet Kazan kardeşimiz bu işkencelere dayanamayıp öldüler. İşkence yaparken işkence yapan kişiler bizlere gülüyordu. Siyah bantla gözlerimiz kapalı bir şekilde aklınıza hayalinize gelmeyen işkenceler yaptılar. Sopayla dövmekten tutun hayalarımıza verilen elektriklere kadar. Falakaya yatmak en basitiydi. Filistin askısına sizi astıkları zaman, ayağınızın ucu yere değemeyecek şekilde ayarlıyorlar, sonra bayılınca sizi soğuk suyun içine atıyorlar. İntikam duygusuyla hareket eden insanların akıbeti hüsrandır. İşkenceyi yapanlar nefislerini tatmin etmek için yaptılar. Cuntayı yapanlar kendi nefislerini tatmin etmek için öz vatan evlatlarına işkence yaptılar.

Balıkesir ceza evinde tek kişilik hücrelerde kaldık. Demir parmaklığın önünde perde yok. Altı üstü 2,5 metre karelik bir alan. Kafanızın ucunda bir tuvalet ve tuvaletin kapısı yok. Siz orda tuvaletinizi yaparken gardiyanda size gülerek bakardı. Biz öyle şeyler yaşadık ki… Mamak’ta kafesler vardı. 25 metrekarelik kafesler vardı. Bildiğiniz aslan kafesleri. Oralara insanı koyarlardı dizimizin üstünde oturarak onlar ne söylerse tekrar etmemizi isterlerdi. Bir yerin kaşınsa başka yere baksan olmadık işkencelere tabi tutuluyorduk. Balıkesir Cezaevi’nden Mamak Cezaevi’ne taşınırken askerin tesadüfen gözüne bakmışım ve bir yumruk yedim o merdivenlerden aşağıya doğru düşerken arkadaşlarım beni tuttu. Burnum kan revan içinde kalmıştım. Beni doktora götürdüler. Asker vurdu dedim diye beni kafese götürdüler. Kafese giden idam oluyor dediler diye bende idamımı bekledim. Su içemediğimiz için dudaklarımız çatladı ve tükürüğümüzü yutma imkânımız bile yoktu. 13. Koğuşa getirdiler bizi ve solcularla aynı koğuşta kalmak zorunda kaldık. Her gün kavga vardı. Kol uzunluğunda bir ranzanın demirini gece eğlerdik keskinleştirirdik ve kendimizi savunmak zorunda kalırdık. Biz o dönem devlet yanımızda sandık ama bizim yanımızda yer almadı. Gerçekleştirilen ihtilal Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini riske etmiştir. Vatanı için devleti için gönüllü böyle bir gençlik yetişmedi asla da yetişmesi mümkün değil. Canımızı hiçe sayarak devletimiz için vermeye hazırdık ve bu mantıkla hareket ettik. Askerimiz polisimiz ölmesin devletimiz yaşasın diye ama güvendiğimiz askerini, polisin ve devletin içine sızmış olan o hain yapı bize ve arkadaşlarımıza o işkenceleri yaptı.

Bir gün rahmetli Muhsin başkan 5. Koğuşta yatıyor. Bizim 13. Koğuşun havalandırmasıyla 5. Koğuşun penceresi birbirine bakıyor. Orada cahil askerden oluşan bir yapı var ve volta atıyoruz. Ülkücüler sağda, solcular solda yürüyor voltayı atarken askerin bir tanesi bizim bir arkadaşımızı, başka bir asker ise solcu birini gözüne kestirmiş bir anda ikisine bir yumruk attılar ve olay çıktı. Bizi duvara yaslayıp coplarla vurmaya başladılar. Muhsin Başkan’ın o bağırtı içinde seslerini duydum. Bağırıyordu “ arkadaşlarımızı öldürüyorsunuz diye”.

Yeni nesil beraber gezdiği fikir arkadaşlarını iyi seçmeli. Kesin olarak arkadaşlarını iyi tanımalı. Vatanımız coğrafyamız çok önemli bir yerde. Bizim bu coğrafyada rahat etmemiz zordur. Bizim yolumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Dünyası. Biz bu acıları ve işkenceleri çektik onlardan davacıyız ama yaptıklarımızdan pişman değiliz. O gün Türk Bayrağımızı nasıl taşıyorsak bugünde aynı bayrağı taşımaktan şerefle söz edebilirim.